Düşünce Durağı / Biz böyle değildik demeden önce…

Zehra Sürmeli / Ph.D. Sosyolog

e-posta: zehra.surmeli@hotmail.com

Bir toplumun çürümesini anlamak için suç istatistiklerine bakmak yetmez.

Bazen televizyonu açmak yeterlidir. Saat henüz sabah. Ekranda bir aile var.

Anne kızına bağırıyor, kız annesini suçluyor. Eşler birbirlerinin mahremiyetini milyonların önünde anlatıyor. Aldatma, gizli ilişkiler, kayıp çocuklar, akrabalık bağları içindeki tuhaf ilişkiler, DNA testleri, şüpheler, suçlamalar…

Alt yazılar geçiyor. Reklamlar giriyor. Sonra kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Bir zamanlar bir ailenin kendi evinde konuşmaya utanacağı meseleler, bugün milyonların önünde tartışılabiliyor.

Buradaki sorun insanların sorunlu ilişkiler yaşaması değildir. İnsanlık tarihi zaten kusursuz ailelerin tarihi olmadı. İhanet vardı. Şiddet vardı. İhmal vardı. Çatışma vardı. Fakat yeni olan başka bir şey var:

Mahrem olanın gösteriye dönüşmesi. Acının seyirlik hale gelmesi. Aile krizinin eğlence formatına sokulması. Ve ekran karşısındaki insanın giderek “Bu normal değil.” düşüncesini kaybetmesi.  

Gündüz kuşağı programlarının bazıları artık yalnızca toplumsal sorunları göstermiyor; aynı zamanda bize yeni bir normallik ölçüsü de sunuyor. Saatler boyunca çarpık ilişkileri izleyen insanın zihninde farkında olmadan bir karşılaştırma ölçeği oluşuyor.

“Demek ki bunlar da oluyormuş.”

Sonra: “Zaten her yerde böyle.”

Ve bir süre sonra: “Hayat bu.”

İşte mesele burada başlıyor.

Çünkü kültür yalnızca kitaplardan öğrenilmez. İnsan, neyin normal olduğunu en çok tekrar tekrar gördüğü şeylerden öğrenir. Ama ekran, meselenin yalnızca görünen yüzü. Asıl hikâye evin içinde.

Bugün aile dediğimiz yapı ciddi bir dönüşüm geçiriyor. Aynı evin içinde yaşayan fakat birbirinin hayatına dokunmayan insanlar çoğalıyor. Anne telefonda. Baba telefonda. Çocuk tablette. Herkes aynı salonda. Herkes başka bir dünyada. Ev kalabalık ama ilişki yok. Herkes orada ama hiç kimse orada değil……

Çocuğun odası oyuncaklarla dolu; fakat yetişkinle kurduğu temas birkaç talimata indirgenmiş:

“Ödevini yaptın mı?” “Telefonu bırak.” “Dersine çalış.” “Odana git.”

Sonra o çocuğun neden öfkeli, neden tahammülsüz, neden doyumsuz olduğunu soruyoruz.

Belki yanlış soruyu soruyoruz. Çocuğa ne verdiğimizi konuşuyoruz sürekli.

Hangi okul? Hangi kurs? Hangi telefon? Hangi oyuncak?

Oysa çocukların en temel ihtiyacı hiçbir mağazada satılmıyor ve hiçbir maliyeti de yok aslında r: Duygusal olarak erişilebilir bir yetişkin.

Üstelik başka bir tuzağa daha düştük. Çocuklarımız üzülmesin istiyoruz. Beklemesin. Hayal kırıklığı yaşamasın. Sıkılmasın. Kaybetmesin. İstediği hemen olsun. Böylece sevgiyi, çocuğun önündeki bütün engelleri kaldırmak zannediyoruz.

Oysa hayat ona öyle davranmayacak. Hayat ona sıra bekletecek. Reddedilecek. Kaybedecek. Başarısız olacak. İstediği insan onu sevmeyecek. İstediği işe giremeyecek. Ve çocukluk boyunca her hayal kırıklığından koruduğumuz çocuk, yetişkin olduğunda ilk ciddi “hayır” karşısında ne yapacağını bilemeyecek.

Belki de çocuk yetiştirmiyoruz artık. Çocuklarımızın etrafındaki hayatı yetiştiriyoruz. Hayatı onların istediği biçime sokmaya çalışıyoruz. Sonra hayat bunu reddettiğinde öfkeleniyorlar.

Ama mesele yalnızca çocuklar değil. Yetişkin ilişkileri de giderek tüketim kültürünün diline benziyor.

İnsanlar birbirlerine “hayat arkadaşı” olmaktan çok, ihtiyaçlarını karşılaması gereken kişiler gibi yaklaşabiliyor. Beni mutlu etmeli. Beni anlamalı. Beni heyecanlandırmalı. Beni tamamlamalı.

Peki sen? Sen onun hayatında nesin?

Modern ilişkilerin belki de en büyük yanılgısı burada: Herkes anlaşılmak istiyor ama çok az insan anlamaya çalışıyor. Herkes değer görmek istiyor. Değer vermenin yükünü ise giderek daha az insan taşımak istiyor. Fedakârlık eski moda bulunuyor. Sabır aptallıkla karıştırılıyor. Sınır koymak bazen sevgisizlik sanılıyor. Sorumluluk ise özgürlüğün düşmanı gibi görülüyor. Sonra ilişkiler neden bu kadar kırılgan diye şaşırıyoruz.

Çünkü insan ilişkilerini de tüketim nesneleri gibi yaşamaya başladık: Beğen. Seç. Tüket. Sıkıl. Değiştir.

Oysa aile de dostluk da sevgi de başka bir şey ister: Emek. Ve emek, çağımızın pek sevmediği bir kelimedir. Çünkü emek beklemeyi gerektirir. Tahammül etmeyi. Kendinden vazgeçmeden bazen kendinden vermeyi. Haklı olduğun halde susmayı değil ama karşındakini de duymayı. Özür dilemeyi. Onarmayı.

Bugün belki de sosyal çürüme dediğimiz şeyi yalnızca sokakta aradığımız için göremiyoruz. O, bazen yemek masasındaki boş sandalyededir. Bazen çocuğuyla konuşurken gözünü telefondan kaldırmayan babada. Bazen çocuğunun bütün sorunlarını para vererek çözebileceğini düşünen annede. Bazen eşinin mahremiyetini arkadaş grubunda anlatan insanda. Bazen yaşlı anne babasını yalnızca bayramlarda hatırlayan evlatta. Bazen komşusunun adını bilmeyen apartman sakininde. Bazen de televizyondaki başka bir ailenin felaketini çekirdek çitleyerek seyreden bizde.

Çünkü toplum dediğimiz şey soyut bir varlık değildir. Toplum, evlerin toplamıdır. O evlerde çocuk nasıl seviliyor? İnsanlar birbirleriyle nasıl konuşuyor? Yaşlılara nasıl davranılıyor? Bir hata olduğunda kim sorumluluk alıyor? Çocuk neyi görüyor? Neyi öğreniyor? Neyi normal sanıyor?

Bir ülkenin geleceği biraz da bu küçük soruların cevaplarında saklıdır.

Çünkü çocuklar bizim onlara verdiğimiz öğütlerle büyümüyor yalnızca. Bizi seyrederek büyüyorlar.

“Saygılı ol” dediğimiz çocuk, annesine bağıran babayı görüyor. “Yalan söyleme” dediğimiz çocuk, telefonda “Evde yok de” diyen anneyi duyuyor. “İnsanlara iyi davran” dediğimiz çocuk, garsona tepeden bakan ailesini izliyor. “Telefonu bırak” dediğimiz çocuk, sofrada ekranından başını kaldırmayan yetişkinlerle oturuyor.

Sonra çocuk bozuldu diyoruz. Belki çocuk bozulmadı. Belki çocuk bizi öğrendi.

İşte sosyal çürümenin en rahatsız edici tarafı budur. Her nesil kendisinden sonrakini eleştirir.

Gençler saygısız. Çocuklar doyumsuz. Evlilikler dayanıksız. İnsanlar bencil. Kimse kimseyi düşünmüyor.

Peki bütün bunları çocuklara kim öğretti?

Başka bir gezegenden gelmediler. Bizim evlerimizde büyüdüler. Bizim cümlelerimizi duydular. Bizim ilişkilerimizi seyrettiler. Bizim önceliklerimizi öğrendiler.

Belki bu yüzden sosyal çürüme üzerine konuşurken televizyon ekranına, gençlere ya da “yeni nesle” parmağımızı uzatmadan önce bir yere daha bakmamız gerekiyor: Evin içine.

Çünkü toplum sokakta bozulmaz. Önce evdeki dil bozulur. Sonra ilişkiler. Sonra sınırlar. Sonra mahremiyet. Sonra sorumluluk duygusu. Ve sonunda birbirine akraba olan ama birbirine yabancı insanlar ortaya çıkar.

Bir toplumun geleceğini anlamak istiyorsanız yalnızca meydanlarına bakmayın. Akşam olduğunda evlerinin pencerelerine bakın. Çünkü bir medeniyetin gerçek hikâyesi çoğu zaman orada yazılır:

Kapılar kapandıktan sonra insanların birbirlerine nasıl davrandığı yerde.

İlgili Makaleler

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Etkileşimde Kalın

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
0TakipçilerTakip Et
Haber hür, yorum kutsal!spot_img

SON HABERLER