Zehra Sürmeli / Ph.D. Sosyolog
e-posta: zehra.surmeli@hotmail.com
Bazı insanlar mutlu olmak için güzel bir şey yaşamaya ihtiyaç duymaz.
Bir başkasının mutsuzluğu yeter onlara.
Birinin başarısızlığı, düşüşü, mahcubiyeti, yalnızlığı hatta acısı… İçlerinde tarif edilmesi güç bir rahatlama yaratır. Kendi hayatlarında hiçbir şey düzelmemiştir aslında; fakat başka birinin hayatında bir şey bozulmuştur. Ve tuhaf biçimde bu, onlara iyi gelir.
İnsan ruhunun karanlık taraflarından biridir bu.
Psikoloji, başkasının talihsizliğinden duyulan haz için schadenfreude kavramını kullanır. Anlamı; “Başkasının talihsizliğinden, başarısızlığından ya da acısından haz duyma” dır. Fakat mesele yalnızca gizli bir memnuniyet değildir. Bazen insan, başkasının acısını seyretmekle yetinmez; onu üretmeye, büyütmeye, paylaşmaya ve çoğaltmaya başlar.
Sosyal medya bunun için neredeyse kusursuz bir laboratuvar yarattı.
Bir insan hata yapar. Binlerce kişi hücum eder.
Hakaretler yazılır, geçmişi araştırılır, ailesi hedef alınır, görüntüleri paylaşılır. Bir süre sonra yapılan hatanın kendisi unutulur; geriye yalnızca topluca cezalandırmanın verdiği haz kalır. Ve herkes kendisini haklı hisseder.
Belki de kötülüğün en tehlikeli hâli budur:
Kendisini ahlak zannetmeye başladığı an.
Çünkü insan çoğu zaman kötülüğü “Ben kötüyüm” diyerek yapmaz. Kendisine bir gerekçe bulur.
“O bunu hak etti.”
“Ben sadece gerçeği söylüyorum.”
“Böylelerine acımayacaksın.”
“İyi olmuş.”
Bu cümleler yalnızca öfkenin değil, vicdanla araya konulan mesafenin de cümleleridir.
Nietzsche, insan ruhundaki hınç üzerine düşünürken önemli bir noktaya işaret eder. Kendi güçsüzlüğüyle yüzleşemeyen insan, bazen gücünü üretmek yerine başkasının değerini küçültmeye yönelir.
Çünkü yükselmenin iki yolu varmış gibi görünür:
Ya gerçekten yükselirsiniz… Ya da çevrenizdekileri aşağı çekersiniz.
İkincisi çok daha kolaydır.
Kendi hayatınızı değiştirmek emek ister. Kendinizle yüzleşmek cesaret ister. Eksiklerinizi görmek can acıtır.
Ama bir başkasının kusurunu konuşmak? Bu son derece konforludur.
Belki bu yüzden bazı insanlar sürekli başkalarının hayatıyla meşguldür. Kim boşandı, kim başarısız oldu, kim rezil oldu, kim düştü…
Dedikodu bazen yalnızca merak değildir. İnsanın kendi hayatından kaçış biçimidir.
Erich Fromm, insanın yıkıcılığını tartışırken yaşamı seven yönelim ile ölü, mekanik ve yıkıcı olana yönelen karakter arasında önemli bir ayrım yapar. Çünkü ruhsal olarak üretken insan yaratmak ister; sevgiyi, düşünceyi, emeği, ilişkiyi büyütür.
Üretemeyen insan ise bazen bozarak var olduğunu hissetmeye başlar.
Bir çiçek yetiştirmek aylar sürer. Koparmak birkaç saniye.
Bir insanın güvenini kazanmak yıllar alabilir. Onu aşağılamak için tek cümle yeter.
Medeniyet dediğimiz şey belki de tam burada başlar: Yapabilecek gücümüz olduğu hâlde zarar vermemeyi seçtiğimiz yerde.
Hannah Arendt’in kötülüğün sıradanlığı üzerine düşüncelerini ürpertici yapan da budur. Kötülük her zaman karşımıza şeytani yüzlerle çıkmaz. Bazen son derece sıradan insanların düşünmeden, sorgulamadan, vicdanlarını başkalarına devrederek yaptıkları küçük eylemler içinde büyür.
Ve toplumların asıl tehlikesi birkaç kötü insanın varlığı değildir.
Kötülüğe alışmış çok sayıda insanın varlığıdır.
Bir hayvana yapılan eziyet görüntüsünü izleyip geçmek…
Bir çocuğun aşağılanmasını eğlence sanmak…
Bir kadının, erkeğin, yaşlının ya da güçsüzün acısını alay konusu yapmak…
Bir insanın düşüşünü paylaşım malzemesine çevirmek…
Bunların her biri vicdanın biraz daha sessizleşmesidir.
Çünkü kötülük de iyilik gibi öğrenilir. Tekrarlanır. Normalleşir.
Ve sonunda insan artık kötülük yaptığını bile fark etmez.
Belki bu yüzden kendimize sormamız gereken soru “Dünyada neden bu kadar kötü insan var?” değildir.
Daha rahatsız edici bir soru var:
Başkasının acısı ne zamandan beri bize bu kadar sıradan gelmeye başladı?
Çünkü insanlık kötülük ortaya çıktığında değil, kötülük karşısında hiçbir şey hissetmemeye başladığında asıl tehlikeye girer.
Ve belki ruhu karartan şey, kötülüğün varlığından bile önce şudur:
Başkasının yarasından kendine mutluluk çıkarmak.



