Süleyman Yıldırım: Yugoslavya’da, 7 Mart 1945 tarihiydi, Tito kazandı. Ülkede bir kargaşa havası başladı. İleri gelenler, hocalar, öğretmenler toplanarak Makedonya’yı kurtarmak için çalışma kararı aldık. Boşnak, Arnavut, Türk hepimiz silahlandık. Bir iç savaşın tam ortasında elimizden geleni yapıyorduk. Türkiye’den yardım alamayınca başarısız kaldık..
İletişimin teknolojiyle harmanlanıp her anımızı doldurduğu şu günlerde yaşanmış, gerçek, filtresiz göç hikayeleriyle sizi buluşturmak istiyoruz. Suyun Öte Yakası olan Balkanlar’da yaşanmış acı öyküleri hatırlamalı ve sahip çıkmalıyız. Göçün varoluşsal değerlerimizi yaşattığı bu öykülerdeki ilk konuğumuz Süleyman amca.. Domuz yemeyince başına gelenlerden kominist partiye üye olma gerekçelerine, 1953 yılında göç imkanlarından ana vatana kavuşmaya kadar o günleri yaşatan anılarını paylaştı. 2007 yılında Cengiz Bulut’un desteğiyle yaptığımız bu röportajı sizlerle yeniden buluşturuyoruz.

Adım Süleyman Yıldırım. 1927 Makedonya doğumluyum. İlkokulu Makedonya Karaaslar Köprülü (Velez)’de krallık zamanında okudum. Köyde malımız, hayvanımız, gurbetçilerin konaklaması için odalarımız vardı. Biz, Molla Hasanlar sülalesi azınlıktaydık.
Zaman geldi, Yugoslavya’da, 7 Mart 1945 tarihiydi, Tito kazandı. 20’li yaşlarımdaydım. Eski Osmanlı insanlarıyla konuşarak Yücel Partisi’nin kuruluşunda yer aldım.
Partimizin adı Türklerin, Boşnakların, Arnavutların ortaklığıyla kısa zamanda duyuldu.
Sırp Krallığı zamanında ise on iki köyün belediye başkanı olan Rıza amcam vardı. Lakabı “Gavur Türk” olan amcam, bu partide, Türkiye’ye göç edene kadar başkanlığa devam etti.
Tito başa gelince, Yücel Partisi’nden önde gelen isimler tutuklandı. Ülkede bir kargaşa havası başladı. Amcamın babasını o zamanlarda vurdular. Bunların üzerine biz de ileri gelenler, hocalar, öğretmenler toplanarak Makedonya’yı kurtarmak için çalışma kararı aldık. Boşnak, Arnavut, Türk hepimiz silahlandık. Bir iç savaşın tam ortasında elimizden geleni yapıyorduk.
Türkiye’den yardım alamayınca başarısız kaldık. Parti liderleri ve içimizden bazıları idam edildi.
Bu arada, Türklere karşı bir asimilasyon ve sıkı politika uygulandı. Bu yüzden cezaevleri Türklerle dolmaya başladı. Cezaevinde korkunç işkenceler yapılıyordu. Köyümüzdeki 130 kiloluk Hasan Ağa’yı serbest bıraktıklarında topu topu 50 kilo kalmıştı.
Rejim öyle katı idi ki, yakalananın akıbetini bilemezdiniz ve de soramazdınız…
Mahpushanede de ne görüş yaptırmışlar, ne ailesiyle konuşturmuşlar.
Tito o zamanlar Yugoslavya’da en beceriksiz adamları işbirliğiyle yönetime getirdi.
Tüm isyanımıza rağmen hükümet bizi sevmeyen insanlarla kuruldu.
1946 senesinde ben askere gitmek zorunda kaldım.
Aynı tarihlerde Türk gençlerini askerlik bahanesi ile İtalya sınırına sürdüler. Duranı, konuşanı, yorulanı vurdular. Yolda telef oldu bir çok genç…
Üsküp’te sadece yaşlılar kaldı.
Makedonya’dan İtalya’ya o zaman kim kendi isteğiyle giderdi ki? Askerde olmama rağmen ben de sürülenler arasında yer aldım. İtalya’ya (Trieste) gittiğimizde amcamın doktoru beni diğer sürgünlerden ayırdı. O sırada Pula Kasabası’ndaki İngilizler çekildi, Tito kazandı. İtalya’da kaldığımız süre içinde Yugoslav yöneticileri tarafından Müslüman olan hepimize çok kötü davranıldı. Bir hayvan kadar değer verilmedi.
İNANÇLARIMIZ HİÇE SAYILDI
Zorla bize domuz eti yedirdiler. Ben domuz eti yememek için sadece ekmek yiyordum. İtalya’daki biz yetmişi ki Türk’ü hudut karakollarına dağıttılar. Biz yenildik ve Slovenya’da Avusturya hududunda kaldık.
Domuz ile karıştırılmış yemek yemeği reddettim. İki üç ay sonra onbaşı gelip, domuzdan olan yemeği yemediğim için kızdı.”Ne yaptın sen?” dedi. Ben de olayı protesto etmek için silahımı yere bıraktım. Bu yüzden beni karakola götürdüler.
“Bak onlar makarna yiyor, sen niye sadece ekmek yiyorsun?” diye sordular.
Cevap olarak; “Ben Türküm, domuz yemem, onlar gavur.” dedim. Onbaşı; “Utanmıyor musun” diye bağırınca, “Niye utanalım?” deyip şapkayı yere vurdum. Tito zamanında bu ölüm demekti. Sürtüşme çıktı ve ben silahımı kapamadan biri boğazıma atıldı, daha sonra beni kelepçelediler ve Yesenisa Askeri Merkezi’ne yayan götürdüler. Nöbetçi orada faytondan inen birine hakkımdaki raporun olduğu zarfı verdi. “Kaptan” yani başgardiyan benim hakkımda olan bu kağıdı okudu amcamı tanıdı ve bana; “Ah be Süleyman, ben sağlam Türk gördüm, ama amcan kadar sağlamını görmedim.” dedi.
Beni tekrar İtalyan sınırına göndereceğini söyleyince “Bende takat yok.” dedim.
Bunun üzerine ben iyileşene kadar bir ay orada kaldım. Kaptan’a Sırpça teşekkür ettikten sonra Avusturya’nın yolunu tuttum. Triglav’da üç geçitli 2464 metrelik
dağı geçtikten sonra kendime geldim. Sonra beni altı ay süren bir kursa gönderdiler.
38 ay askerlik yaptım. 24 ay içerisinde ancak 20 gün eve gidebildim.
Kominizim hepimizi kavurdu. Burada silah eğitimi, politika, telsiz-telefon kullanmayı öğrendik. Kurstan sonra çalışmaya başladım. Burada ne dayak ne de
başka bir şey zorluk görmedim.
Bir gün sınıra çıkıp askerleri kontrol etmek istedim. Biz Türklerden hep şüphelendikleri için arkamdan bir subay gönderdiler.
Tabi onu kovdum. Bu arada sınırda, biz iki anarşisti vurduk. Bu yüzden karşı taraf bizi yargılamak istedi, ama Yugoslavya Devleti onların yargılamasına müsaade etmedi.
Sınırda nöbet tutarken hava o kadar soğuktu ki, eski kar dururken yenisi yağardı.
Karakola döndüğümde buzlanmıştım. O zamandan kaynaklı hala romatizmam var. Askerlik bitince Köprülü’ye döndüm. İş için müracaatımı yaptım. Askerde iken kurslarda aldığım sertifikalar sayesinde ve oranın söz sahibi parti başkanı olduğu için müracaatımı kabul edip beni öğretmen yaptı. Öğretmenlik için beni uzakta bir yere verdiler, kabul etmedim. Bunun üstüne Komünist Parti sekreteryasına gittim ve Köprülü’de yoklama memuru oldum. Biz komünist olduk, adımızı deftere yazdırdık ama Türkleri korumak içindi bu. Çünkü vergi memurları Türklere yüksek vergi tespit edip yazıyorlardı. Biz, köylerden gelen şikayetlere gidiyorduk. Tito’nun vergilerine karşı Türkleri korumaya çalışıyorduk.




