Zehra Sürmeli / Ph.D. Sosyolog
İyilik yalnızca ahlaki bir nitelik değil, gerektiğinde savunulması gereken aktif bir tutumdur.
Kötülük neden çoğu zaman iyilikten daha cesur görünür? Neden vicdan sahibi insanlar davranışlarının sonuçlarını düşünürken, başkalarına zarar vermekten çekinmeyenler hayatın içinde daha rahat hareket edebilir? Ve neden bazen haklı olan değil, sınır tanımayan kazanır?
Belki de insanlığın en eski ahlaki açmazlarından biri budur: Vicdanın sınırları vardır; kötülüğün ise çoğu zaman o sınırları tanımaya niyeti yoktur.
İyi insan bir karar vermeden önce düşünür. Davranışının başkalarında yaratacağı etkiyi önemser. Haklı olduğunda bile haksızlık yapmamaya çalışır. Kendi çıkarlarıyla başkalarının hakları arasında bir denge gözetir.
Kötü niyetli insan ise böyle bir sorumluluk hissetmeyebilir.
Kazanmak için yalan söyleyebilir, iftira atabilir, gerçeği çarpıtabilir, insanların güvenini ve zaaflarını kullanabilir. Üstelik bütün bunları yaparken vicdanıyla uzun müzakerelere girişmesi de gerekmez.
Dolayısıyla mücadele daha baştan eşitsizleşir.
Biri ahlaki ilkelerini koruyarak mücadele ederken diğeri bu ilkeleri karşısındakinin zayıf noktası olarak kullanabilir.Ve biz çoğu zaman bu eşitsizliğin sonucuna bakarak yanlış bir hüküm veririz:
“Demek ki kötüler daha güçlü.”
Oysa mesele her zaman güç değildir. Bazen utanma yeteneğinin yokluğu, utanabilen insan karşısında bir üstünlük gibi görünür. Bazen de başkalarının acısını önemsememek, vicdan sahibi insanların taşımak zorunda kaldığı sorumluluklardan kurtulmanın kolay yolu hâline gelir.
Fakat burada önemli bir ayrım vardır: Kötülüğün pervasızlığı cesaret değildir. Çünkü gerçek cesaret, sonuçlarını bilerek doğru olanı savunabilmektir. Başkalarının haklarını çiğnemek ise çoğu zaman cesaretten çok, ahlaki sorumluluktan kaçıştır.
Ne var ki toplumlar bu ayrımı her zaman yapamaz.
Bağıran güçlü sanılır. Tehdit eden kararlı. Acımasız olan otoriter. Merhamet gösteren ise zayıf.
Böylece yalnızca değerler değil, değerleri ölçme biçimimiz de bozulur.
Bir toplumda vicdan zayıflık, acımasızlık güç olarak görülmeye başlandığında, kötülük yalnızca yaygınlaşmaz; meşruiyet de kazanmaya başlar.
Hannah Arendt’in kötülüğün sıradanlığı üzerine düşünceleri burada önem kazanır. Arendt, kötülüğün her zaman olağanüstü bir canavarlık biçiminde ortaya çıkmadığını; düşünme ve ahlaki muhakeme sorumluluğundan uzaklaşan sıradan insanların eylemlerinde de kendisini gösterebildiğini ortaya koyar.
Bu düşünce bizi rahatsız edici bir gerçekle karşı karşıya bırakır.
Kötülük yalnızca onu gerçekleştirenlerin eseri değildir. Bazen görmezden gelenlerin sessizliğinde, bazen haksızlığı normalleştirenlerin kayıtsızlığında, bazen de kendi huzuru bozulmasın diye başkasının acısına sırtını dönenlerin konforunda kendisine alan bulur.
Çünkü kötülük her zaman desteklenmeye ihtiyaç duymaz. Bazen yalnızca engellenmemesi yeterlidir.
Peki, iyilik neden bu kadar kolay yorulur?
Çünkü vicdan sahibi insan yalnızca karşısındaki kötülükle değil, kendi içindeki ahlaki sorgulamalarla da mücadele eder. Öfkelendiğinde kendisini denetler. Haksızlığa uğradığında bile adaletsiz davranmamaya çalışır. Kendisini savunurken başkasına dönüşmekten çekinir.
Bu, iyiliğin zayıflığı değil, ahlaki tutarlılığın bedelidir.Ancak bu bedelin sınırsız olması gerekmez.
İyi olmak, kötülüğe katlanmak değildir. Merhamet, kendinden vazgeçmek; anlayış, haksızlığa boyun eğmek anlamına gelmez.Çünkü sınır koyamayan iyilik, istemeden de olsa kötülüğün hareket alanını genişletebilir.Ve bazen kötülüğün en büyük başarısı, iyi insanları kendisine benzetmek değil; onları yormak, susturmak ve mücadeleden vazgeçirmektir.
İşte bu nedenle iyiliğin yalnızca bir duygu, bir niyet ya da kişisel erdem olarak kalması yeterli değildir.
İyilik gerektiğinde itiraz edebilmelidir. Haksızlığa karşı ses çıkarabilmeli, sınır koyabilmeli, dayanışma gösterebilmeli ve adaleti savunabilmelidir.Çünkü vicdan, eyleme dönüşmediğinde insanın kendi içinde yaşadığı bir huzur arayışına indirgenebilir.
Elbette her iyi insanın her kötülükle tek başına mücadele etmesi beklenemez. Bireysel cesaretin de sınırları vardır. Bu nedenle kötülükle mücadele yalnızca kişisel ahlaka bırakılamaz; hukukla, kurumlarla ve toplumsal dayanışmayla desteklenmelidir.
İyiliği koruyacak bir düzen kurulmadığında, kötülüğün sınırlarını yalnızca kötü niyetli insanların vicdanına bırakmış oluruz.Oysa tarih bize iyiliğin her zaman kazandığını değil, korunmadığında ne kadar kolay kaybedilebildiğini de gösterir.
Belki de artık soruyu değiştirmeliyiz.
“İyiler neden kötülerle baş edemiyor?” diye sormak yerine, “Biz neden kötülüğün bu kadar rahat hareket edebildiği bir düzenin sürmesine izin veriyoruz?” diye sormalıyız.
Çünkü iyiliğin savunmasızlığı her zaman iyi insanların güçsüzlüğünden kaynaklanmaz. Bazen toplumun iyiliği koruyacak ortak iradeyi gösterememesinden kaynaklanır.
Unutmayalım.
İyilik güçsüzlük değildir. Merhamet korkaklık değildir. Vicdan da insanın sırtında taşımaya mahkûm olduğu bir yük değildir.
Ama iyilik cesaretle birleşmediğinde yalnızlaşır. Vicdan eyleme dönüşmediğinde etkisini kaybeder.Adalet savunulmadığında ise kötülük kendisine yeni alanlar açar.
Ve belki de asıl mesele şudur:
Kötülüğün kazanması için her zaman çok güçlü olması gerekmez. Bazen iyilerin, iyi olmayı yalnızca kötülük yapmamak sanması yeterlidir.



