Zehra Sürmeli / Ph.D. Sosyolog
Dün Ne Olmuştu, Hatırlayan Var mı?
Kendimizi kutlayalım!Sonunda toplumsal hafızayı da tek kullanımlık hâle getirmeyi başardık.
Artık acılarımızın bile son kullanma tarihi var. En fazla yirmi dört saat. Üstelik bazıları bu süreyi bile dolduramıyor. Daha büyük bir felaket yaşanırsa öncekinin raf ömrü anında sona eriyor.
Bir facia yaşanıyor. Hep birlikte üzülüyoruz. Profil fotoğrafları değişiyor. Siyah fon üzerine beyaz harflerle cümleler yazılıyor.
“Çok üzgünüz.”
“Asla unutmayacağız.”
“Bu kez peşini bırakmayacağız.”
Ertesi gün…
Yeni bir video. Yeni bir tartışma. Yeni bir öfke.Ve eski vicdan, sessizce çöp kutusuna taşınıyor.
Artık adalet bile gündem sırasını bekliyor. Eğer daha büyük bir olay çıkarsa şansı yok. Çünkü biz, sorunları çözmekten çok sorunlar hakkında konuşmayı öğrenmiş bir topluma dönüşme tehlikesiyle karşı karşıyayız.
Acıları yaşamıyoruz. İzliyoruz.
Öfkelenmiyoruz. Yorum yapıyoruz.
Sorumluluk almıyoruz. Paylaşıyoruz.
Sonra da algoritmanın önümüze koyduğu yeni hikâyeye geçiyoruz.
Üstelik bütün bunları yaparken kendimizi son derece duyarlı hissediyoruz. Ne de olsa üzgün yüz ifadeleri, birkaç etkileyici cümle ve doğru etiketlerle vicdani görevimizi tamamlamış oluyoruz!
Oysa bir trajediye tepki vermekle o trajedinin tekrarını önlemek için sorumluluk almak aynı şey değildir.
Sosyal medyanın hızlandırdığı gündem döngüsü, yalnızca dikkatimizi değil, toplumsal hafızamızı da parçalayabiliyor. Bir olayın nedenlerini anlamaya, sorumlularını sorgulamaya, sonuçlarını takip etmeye fırsat bulamadan yenisine geçiyoruz.
Daha dün konuştuğumuz meselenin bugün ne durumda olduğunu bilmiyoruz. Hangi soruşturma tamamlandı? Hangi ihmaller giderildi? Hangi mağdurun hakkı teslim edildi? Hangi söz yerine getirildi?
Bunları sormak için durmamız gerekiyor.Fakat durmak, çağımızın en az teşvik edilen davranışlarından biri.Çünkü hız, düşünmeye pek zaman bırakmıyor.
Eskiden insanlar olayları konuşurdu. Bugün bazen olaylar, insanlar konuşsun diye üretiliyormuş hissi veriyor. Her gelişme bir tartışmaya, her tartışma bir kutuplaşmaya, her kutuplaşma yeni bir etkileşim yarışına dönüşebiliyor.Ve asıl mesele, bütün bu gürültünün arasında sessizce kayboluyor.
En trajik olan ise artık hiçbir şeye gerçekten şaşırmamamız.
Bir orman yanıyor. “Yine mi?”
Bir kadın öldürülüyor. “Ne yazık ki…”
Bir çocuk istismar ediliyor. “Kahrolsun!”
Bir işçi yaşamını yitiriyor. “Başımız sağ olsun.”
Sonra…Parmağımız ekranı yukarı kaydırıyor.Vicdanımız da onunla birlikte.
Elbette insan zihninin bütün felaketleri aynı yoğunlukta taşıması mümkün değil. Sürekli acıya maruz kalmak yorucu, hatta zaman zaman bunaltıcı olabilir. Fakat burada sözünü ettiğimiz şey, her trajedi karşısında sonsuza kadar üzülmek değil; acının ardındaki sorumluluğu unutmamaktır.
Çünkü unutmak yalnızca bireysel bir hafıza meselesi değildir. Toplumsal sonuçları vardır.
Hatırlayan insan soru sorar.Hesap ister.Verilen sözlerin peşine düşer.Bir olayın yalnızca nasıl başladığını değil, nasıl sonuçlandığını da öğrenmek ister.
Unutan insan ise daha pratiktir. Yeni gündeme kolay uyum sağlar. Dün savunduğu meseleyi bugün hatırlamasa da yarın başka bir konuda aynı kararlılıkla konuşabilir.Ne büyük bir konfor!
Hannah Arendt’in düşünme ve sorumluluk üzerine yaklaşımı, burada önemli bir soruyu gündeme getiriyor: İnsan, yaşananları yalnızca izlemekle yetindiğinde kendi yargılama ve sorumluluk kapasitesini ne ölçüde kullanır?
Çünkü düşünmek, bazen çoğunluğun hızına kapılmamayı gerektirir. Herkes yeni bir meseleye yönelmişken eski bir soruyu sormakta ısrar etmektir.“Peki, önceki olay ne oldu?”
Bu basit soru, kimi zaman en yüksek sesli tepkiden daha değerlidir.
Zira toplumsal hafıza yalnızca geçmişi saklamak için değil, gelecekte aynı yanlışların tekrarlanmasını önlemek için de gereklidir.
Bir toplum yaşadığı felaketlerden ders çıkarmıyorsa, her yeni felaketi ilk kez yaşıyormuş gibi karşılar.
Aynı ihmaller, aynı açıklamalar, aynı vaatler…Ve elbette aynı cümle:
“Bir daha yaşanmaması için gereken yapılacak.”
Ne yazık ki bazen gerekenin yapılıp yapılmadığını öğrenmeye sıra gelmeden başka bir gündeme geçmiş oluyoruz.Oysa toplumsal duyarlılığın gerçek ölçüsü, ilk gün gösterilen öfkenin büyüklüğü değil, sonraki günlerde sürdürülen dikkattir.
Bir felaketin yıldönümünde hatırlamak önemlidir. Ancak asıl mesele, o yıldönümüne kadar neler yapıldığını sorgulayabilmektir.
Bugün bize sürekli “Gündemi takip edin” deniyor.
Amaartık ihtiyacımız olan şey, gündemi takip etmekten çok, dünkü gündemin peşini bırakmamaktır.Çünkü her yeni olay, eskisinin üzerini örtmek zorunda değil.Her yeni acı, öncekinin unutulmasını gerektirmiyor.Ve her paylaşım, sorumluluğumuzu yerine getirdiğimiz anlamına gelmiyor.
Belki de kendimize sormamız gereken soru şudur:
Biz gerçekten unutkan bir toplum muyuz, yoksa hatırlamanın getirdiği sorumluluktan mı kaçıyoruz?
Çünkü hatırlamak yalnızca geçmişi bilmek değildir.Hatırlamak, yarım kalan soruların peşini bırakmamaktır.Yoksa yarın yine aynı cümleleri kuracağız:
“Çok üzüldük.”
“Asla unutmayacağız.”
“Bu kez peşini bırakmayacağız.”
Ve ertesi gün…
“Bir sonraki habere geçebiliriz.”



